25 Ekim 2015 Pazar

knight of cups

insanlığımız düşünsel açıdan gittikçe "an" ların ifade ettiği anlamlarından çok, geçmişten ve gelecekten kendisini soyutlayarak, tam manasıyla "an"ın içinde bulunabilmenin önemini kavrıyor gibi sanki. inşa ettiğimiz dünya düzeni, bizlerin ayrılmaz bir parçası olarak işleyen bir düzen sonuçta ve bu geçmişten aldığı mirasından, gelecekten doğan beklentilerinden soyutlanamaz. kaynağı ve varlık amacı da bu şüphesiz. bizler ise bu dünya düzenin bir parçası olarak düzeni mi yaşıyoruz yoksa düzeni mi yaşatıyoruz bilemeyiz. iş hayatlarımız, eğlence hayatlarımız, insan ilişkilerimiz, tüm bunların bir normali var ve bizler de normal bir birey olma yolunda kendimizi eğitiyor, bunu yaşatıyoruz. peki biz yaşıyor muyuz? yaşamak genel bir durum mudur yoksa çok özel bir durum mudur? peki hangimiz özeliz? hangimiz hayatında çok özel bir şey yapabiliyor? hangimiz nihayetinde çok özel bir hayat yaşadım diyebilecek?

aslında hepimiz kabulleniş içerisindeyiz. herkes gibi doğduk, herkes gibi yaşıyoruz ve herkes gibi öleceğiz. fakat diğer yandan aslında hepimiz biliriz ki hayat çok özeldir, bir incidir veya belki de bir inciye erişme çabasıdır. cesaretimiz yoktur sadece, bu yüzden de bunu görmezden geliriz.

hayattaki özeli bulmak için aramak, aramak için ise öncelikle bir takım şeyleri aşmak gerekir. çünkü alıgıda seçicilik vardır ve aslında aramanın mahiyeti bulmaktan daha önemlidir. düzenden, düzene uyum için yarattığımız benliğimizden soyutlanmak gibi. filmin bölümleri sanki bu aşamaları ifade ediyor gibiydi.

ve aşk... tüm anlamlardan ve kavramlardan soyutlanmış olan hayatın biriciklik hissi. hayatı rasyonel hale getirdikçe özünden saptırdığımız, rasyonel hale getirmeye çalışarak düzene uydurmaya çalıştığımız, beceremeyince de tümden reddettiğimiz o his. hepimizin şu hayatta kendini, hayatını en özel hissetiği o "an". hani çoğumuza çocukken isabet etmiş ve ömür boyu iz bırakmış olan, sonrasında bir daha karşılaşmamış olduğumuz o his. acaba biz mi karşılaşamadık? yoksa düzene uydurduğumuz benliklerimiz bu hissi inkar mı ediyor?

filmin baş karakteri bir tür uyanış ile düzen dünyasından kendini sıyırıp bu arayışa yöneliyor. varoluş arayışı genellikle anlamsız kalmaya mahkumdur. fakat film bir peşin bir kabul ile, yani bir anlam üzerinden arayışına çıkarıyor yolcusunu. izleyiciye bir cevap üzerinden sorular sorduruyor. bu anlam atfedilen kutsal kaynak ise aşk.

bizler sürekli yeniden ve yeniden başlarız. yarın yeni bir hayata başlama hedefi koyarız mesela. sonra öteler bir sonraki gün, bir sonraki hafta, ay, yıl... ve bir bakmışız hayat bitmiş.

bizler birer bulut gibiyiz şüphesiz; semadan gelip geçeceğiz.

işte bu yüzden, filmin son sahnesinin dediği gibi;
başla!

not: bu değerlendirme ekşisözlükteki knight of cups başlığında da yayımlanmıştır.

22 Şubat 2015 Pazar

hep birlikte masum değilsek, hep birlikte suçluyuz mu demek oluyor bu?

Dünyanın temel bozukluğu,
kişilerin yaşam uzamlarının karşılıklı sınırlarının
bulunmayışıdır –ya da, sürekli, çiğnenişi…

Dünya bozuktur,
çünkü kişileri
kendi kendilerine
bırakmaz.

Bu durumdan, ama, o ‘ötekiler’ nedenli sorumluysa, kişinin kendisi de bir o kadar sorumludur
–çünkü, bir yandan, kişi kendisi de bol bol çiğner ötekilerin sınırlarını; bir yandan da, o (aynı) ötekiler, kişinin yaşam uzamının sınırlarını çiğnemek amacıyla yapmazlar yaptıklarını.

(“Hep birlikte masumdurlar; ya da, hep birlikte suçlu”…)


İnsanın aklının alamayacağı korkunçlukta gerçekleşen bazı olayların sebeplerini açıklamakta psikolojiden, psikiyatriden faydalanmak bir tür pratik haline geldi. Fakat bu izahlar olayın toplumsal boyutundan çok bireye indirgenmiş bir değerlendirmesi olarak kalıyor zihinlerde. Böyle olunca da insan kendi sorumluluğundan büyük ölçüde azade bir şekilde olayları unutup gidiyor. Haber başlıklarını bilirsiniz “bir anlık cinnet” “alkol ve psikolojik sorunları olan…” “ailesi ile sorunlar yaşayan ve psikolojik rahatsızlığı bunulan….” “maddi sorunlar yaşayan ve psikolojisi bozulan…” gibi gider bu.

Bu sefer her ne kadar gazete manşetleri ve haber metninin içeriği pek değişmese de en azından sosyal medyada müthiş bir toplumsal yüzleşme ve hesaplaşma oldu. Bu süreçte cinsiyetimden utandığım günler yaşadım. Gazetede görülünce “vah vah insanlar nasıl da cinnet geçiriyorlar, ülke de iyice bozuldu ha” diyerek geçiştirilen olaylardan birisi olmadı bu sefer. Herkes elini taşın altına koydu. Kadınlar yaşadıklarını anlattılar, erkekler (tabi çok çok az bir kısmı) yaptıkları hatalar ile yüzleştiler ve hatta bir kısmının yaptıklarını anlatarak günah çıkardıklarına dahi tanık oldum. Peki sonuç olarak bir şeyler değişir mi? Bence değişmez; bu akım zaten çok az bir kesimde cereyan etti. Asıl potansiyel suçluların bunlardan hiç haberi yoktur eminim, zaten haberi olsaydı da herhangi bir yüzleşme yaşaması beklenemezdi herhalde.

Bunu etraflıca düşününce, memleketin her yerinde ve her kesiminde yaşandığını da görünce, ister istemez sebepleri basite indirgenemiyor, bunun ciddi bir toplumsal çürümüşlük olduğu gerçeğiyle yüzleşiliyor. Elbette sadece bu konu ile de sınırlı değil, toplumda genel geçer bir decadence durumu hâkim. Bir kesim ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmez haldeyken bir kesim de huzursuz ve umutsuzluğa sürüklenmiş durumda.

Bunları değerlendirecek değilim herhalde, bu en hafif tabiriyle ukalalık olurdu. Ne halimiz varsa göreceğiz; toplum homojen değildir ama toplumun ahlaki çatısı heterojen de değildir, herkesi aynı potada eritir. Yukarıdaki alıntı da biraz bu yüzden ekledim aslında.

Hep birlikte masum değil de suçluysak eğer, ahlakın -yani toplumun öngördüğü davranış pratiklerinin- birbirimize karşı sınırları belirleyemediği, dahası sınır ihlallerinin meşrulaştığı bir bozulmuşluğa evrildiğini söylebiliriz. Zaten bu çatının amacı bizi kendi halimizde varoluştan alıkoymakken, bir de şu bozulmuş haliyle içerisinde bulununca, daha önceden bir nebze de olsa benimseyemediğimiz halde uyum sağlayabildiğimiz bu kurallar ilginç bir şekilde benimsenen fakat uyum da sağlanamayan bir hale geliyor gibi. Bu kıyamet ortamında bizler artık bireysel varoluşlarımızdan çoktan vazgeçtik, bari en azından diğer tarafı düzeltebilsek diyebiliyoruz ancak.

Tıpkı hassasiyet ve şiddet gibi; herkes kendince yol olarak seçip bu iki tarafa doğru çekildikçe aradaki bağ iyice gerginleşmiş, en ufak bir titreşimin her iki kesimden de herkesi savurduğu bir etki açığa çıkıyor gibi. Hal böyle olunca egemenler için daha ne olsun; ufak bir fiske vurması yetiyor ortalığı birbirine katmak için. Şu satırları yazdığım sırada yeni çıkan yasa ile artık kırılıp dökülen ne varsa tıpkı bir moloz gibi toplayabilme imkânına da kavuşuldu. Daha ne olsun?

30 Ekim 2014 Perşembe

uygarlık

“Uygarlık kişinin kendi gündelik yaşamını, daha geniş bir bütünün parçası; kendinden başka insanları -giderek, bütün insanları; insanlığı-  kapsayan bir çerçevenin içindeki bir olanaklı konum olarak görebilmesidir.

Böylece, uygar kişi hem kendi yaşamına dışarıdan bakabilen, hem de kendi yaşam biçimi dışındaki yaşama olanaklarına içten, içeriden bakmağa çalışan insandır.”

O.Aruoba – Yürüme Sf. 48

Şehirlerin uygarlığı yarattığı kadar, uygarlık da şehirler yaratmıştır herhalde. Uygarlıktan nasibini almış insan bunu beslemesi için daha çok insana, kalabalığa, yani şehre ihtiyaç duyar çünkü. Uygarlık içerisinde kendi konumunu ve kendi konumu içerisindeki uygarlığı sürekli olarak insanlarla –kendisinden başka, farklı insanlarla- sınaması, beslemesi gerekir. Ne kadar fazla olursa o kadar çok sınama imkânı bulur, o kadar çok besler kendi uygarlığını. Eğer bunu yapamazsa –dar bir çevrede kalırsa- kendisini sürekli tekrar eden bir sınamaya dönüşür uygarlığı ki buna artık sınamak denemez herhalde. Böyle olursa, kendini daha geniş bir bütünün parçası, bütün insanları ve insanlığı kapsayan bir bütünün parçası olarak hissetmekten uzaklaşır belki de.

Bu uygarlığın insan için pozitif ve yapıcı tarafı. Mesela iyi bir roman okuduğumuzda, yazarın kafasında çizmiş olduğu kahraman ile nasıl da bunu mükemmel yansıtabildiğine şaşırırız. Aslında kaleme alınan kahraman değildir, kahramanın gözünden tüm insanlığı kapsayan çerçeveyi şöyle bir gezer ve sonunda kendimize yönelerek bu çerçevenin neresinde olduğumuzu sorgularız.

Bunun bir de negatif ve yıkıcı tarafı vardır. Daha geniş bir bütünün parçası olarak hissetmek için, yani bir birey olarak toplumda homojenize olmanın en temel unsuru da sanıyorum ki adaletten yani karşılıklı adil olmaktan geçer. Bir birey olarak topluma karşı adil olmak, adil bir mesafede durmak; toplumun da kendisine karşı adil olduğu ve aynı mesafede durduğuna inanmak bu bütünlüğün en temel taşı olsa gerek.

Uygarlık dediğimiz şey çoğulluktan meydana gelir derken bu sadece kuru bir nicel çoğulluk olmasa gerek. Bu bütünü oluşturan çoğul (toplumsal) bilinç ile her bir tekil bilincin ortak değerleri ve kabulleri vardır. Bir birey olarak sindiremediğimiz şeyler olduğunda bunun toplum tarafından da sindirilmemesi gerektiğine inanırız. Keza toplum tarafından sindirilemeyen şeyler olduğunda bizim de bunu sindirememizin gerekliliği bireysel açıdan bir önkoşuldur.

Kendisini düşünsel anlamda besleyen, daha çok hikâyeye tanıklık eden,  uygarlıktan daha fazla nasibini alan kişinin eriştiği şuur şüphesiz ki daha hassas bir adalet terazi gerektirir. Bu hassasiyet tanık olunan her bir olay karşısındaki tutumumuza yansır ister istemez.

Uygarlığın insan için yapıcı tarafı ne kadar şehirlerde, sokaklarda veya gündemde cereyan ediyor bunu sanırım hiçbir zaman kestiremedim. Bu tür bir yabancılaşma her çağda yaşanmıştır elbet, bu belki de yapısal bir şeydir kim bilir. Fakat tonlarca ağırlıkta adaletsizliğin tüm çıplaklığıyla gözler önünde olduğu bir çerçevenin içerisinde, gramlık değerleri ölçen hassas terazisiyle insan kendisine nasıl olanaklı bir konum sağlayabilir?

20 Ekim 2014 Pazartesi

iki gün, bir gece ve elektriksiz evler

Film aslında üstünkörü bir şekilde kapital düzenin işsizlik ve ikramiye denen biri ceza diğeri ödül mekanizması üzerinde durmuş. Üstünkörü dememim sebebi sadece bu kısmına odaklanmış olması ve aslında bunun üzerinde dahi fazla derinleşmemesi. Bana durumu gayet objektif bir şekilde sunmuş gibi gelse de internetten baktığım yorumlarda “yönetmen öyle bir eleştiri yapmış ki kapitalizm gerçeğini tokat gibi suratımıza vurmuş” gibi şeyler de gördüm. Bu bizim tarafgirliğimizden de oluyor belki de. Kapitalizmin herhangi bir mekanizmasının olağan gerçekliğiyle yansıtılması, bu gerçekliğin tokat gibi suratımıza vurulması anlamına da geliyor ister istemez. İçerisinde yaşadığımız düzeni sindiremeden adapte oluşumuzun bizde yaratmış olduğu bir tür suçluluk psikolojisi midir nedir bu bilemiyorum. Evet hepimiz bu düzeni az çok kavrayabiliyoruz, her birimizin refahının bedelini bir başkası ödüyor bu adaletsizliği de görüyoruz, örtbas edilen ve göz önüne koyulanların ardındaki iradeden de haberdarız fakat tüm bunlara rağmen adapte olabiliyoruz işte bir şekilde. Çünkü adapte olmican da naapcan?

Film yazısı yazmayı pek beceremiyorum çünkü bağlamdan kopuyorum gördüğünüz üzere. Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de film değil herhalde, sadece kendimce denk geldiğim bir tesadüf üzerine bir şeyler yazmak istedim. Dün bu filmi izlemiştim, bugünse ödev yapabilmek için odasına bir lamba isteyen kızın hikâyesine denk geldim. Hikaye şu; okuyan, dahası okumaya bir hayli istekli görünen kızımızın evinde elektik bulunmaması sebebiyle ödevlerini hava kararmadan evvel yapmak zorunda kalması. Tesadüf dediğim şeyse ekşisözlükteki bir yorum; “bana depresyonda olduklarını anlatan, saçma sapan ve sebepsiz mutsuzluk atakları geçiren arkadaşlarıma izletmek istediğim videonun başkahramanı kızdır”

Aslında bu belki bir tesadüf dahi değil ama bana bir şeyler düşündürdü işte bir şekilde. Filmde ikramiyeye gerçekten ihtiyaç duyanlar ya depresyondaki kadın lehine oy kullandı ya da onunla yüz yüze gelmekten kaçtılar. Genellikle bu ikramiyeye aslında çok da ihtiyacı olmayanlar şiddetle reddetti. Bu açıdan filmin sonu çok manidardı. Nihayetinde kadın, yukardaki sözlük yazarının betimlediği şekilde bir profil sergilemiş olduğunun farkına vardı. Bırak hâlihazırdaki işi için mücadele etmeyi, başka bir yerde başka bir iş arama mücadelesi dahi verecek duruma geldi.

Bu sistemin belki de en büyük başarısı; insanları birbirine kırdırmak da dahil her imkanı kullanabilmesi ve sonuçta hep kazanan taraf olması. Belki de bu sistemi beslemek üzere çalıştırılanlar birer köledirler, bu açıdan depresyona girip çalışma hayatına sırt çeviren kişi masumdur. Ama diğer yandan da iş sahibi olamayan, mücadele ettiği halde kendisine fırsat tanınmayan (evinde elektriği olmayan) bireylerin böyle bir lükslerinin dahi olmaması gerçeği düşünülürse de suçludur. Kim bilir. Eh, bilip de naapcan?